Cesaret tanımlanırken yüreklilik korkusuzluk atılganlık olarak tanımlanır. Bazı insanlar diğer insanlardan daha atılgan ve yüreklidir. Korkan insanlar, sonsuza kadar korkak değildirler. Hayatın getirdiği durumlar ve şartlara göre, en pısırık insan aslan kesilebilir. Bir zamanlar cesaret timsali sayılan bir adam bir bakarsınız geri çekilmeyi tercih edebilir. Korkaklık ve cesaret kişinin içinden gelen dürtülere uyup uymamasına göre değişebilir.

Bir sorunu çözmek için kalbiniz size ileri atıl diyebilir, aklınız ise sizi planlara ve tehlike senaryolarına boğarak durdurabilir. Bu noktada hangisini dinleyeceğiniz o anki kararınıza bağlıdır. Korku, kökeni itibari ile varlığımızın bir parçası değildir. Cesaret, atılmak, keşfetmek macera aramak, varlığımızın orijinal parçalarıdır. Keşifler buluşlar sıra dışı icatlar hep cesur ve atılgan adamların eserleridir.

Ama zamanla çevrenizdeki şartlar o kadar değişebilir ki, bu güdülerden vazgeçebilir ve köşeye çekilmeyi tercih edebilirsiniz. Nedir bu şartlar? Toplum içindeki gücünüz, size karşı belli bir saygı (korku) beslenmesine neden olur. Gücünüz arttıkça cesaretiniz de artmaya başlar. Bazen bu eşiğin zirvesine çıktığınızda karşınızda hiçbir gücün duramayacağı gibi bir hisse kapılırsınız. Sahip olduğunuz pozisyon ve gücünüze güvenirsiniz. Bazen de eşiğin en altına indiğinizde aklınızı değil bu dürtüleri dinlemeye başlarsınız. Daha cesur ve daha cesur olursunuz. Cesaret ve korkular aynı kişide sürekli yer değiştirebilir. Cesaret varlığımızın bir parçasıdır, ama yok etme saldırmak kırmak yaşantımızın yapay- orijinal olmayan parçasıdır.

Ödün veremeyeceğiniz çizgilere saldıranlara karşı daha önce görülmemiş bir şiddetle cevap verebilme potansiyeliniz hep saklıdır. Bu, adeta üstü kalın bir toprak tabakası ile kaplı olan bir cevhere benzer. Birileri bu tabakayı delmeye kalkışırsa aslana meydan okuyan kedi kesiliverirsiniz. Demek ki cesaretin tanımı, yüreklilik atılganlık korkusuzluktan ziyade, o saklı cevherin ortaya çıkarılıp çıkarılmamasıdır.

Dış etkenler, bu cevheri deşmediği sürece insan veya hayvan hep sakin kalır. Etliye sütlüye karışmaz. Herkesin kırmızı çizgileri vardır, en pısırık olarak bilinen kedilerin bile… Köşeye sıkıştırın ve görün! Bu yazıdan çıkaracağımız sonuç, cesur insanların korkak davranmayı seçen cesur insanlardan farkının olmamasıdır. Onlar sadece o an için plan yapmadan ve sonunu düşünmeden atılıverirler maceraya… Diğerleri ise buna delilik der. Ama içten içe korku ile bezenmiş bir saygı beslerler cesurlara karşı…

Pekiyi hangisi daha iyidir?

Cesaret daima daha iyi kabul edilir. Ya büyük ödüllerle ödüllendirilir ya da en çetin cezalarla cezalandırılır. Cesur insan herkeste hayranlık duygularını uyandırır. “Benim yapamadığımı O yaptı!” diye düşünen insanlar, cesur insanlara saygı (korku) duyarlar.

Zor bir anda karar verme aşamasında içinizden 2 ses duyarsınız. Biri size ileri atıl ve gerisini düşünme der! Diğeri ise “deli misin? Bunu yaparsan çok şey kaybedersin! Sakın yapma! Der. Çok azı ise aklını umursamadan ileriye doğru atılır. Kazanmak veya kaybetmekten ziyade, “denedim!” Diyebilmek için ileri atılmayı seçenler, ömürlerinin sonunda “keşke “sözünü fazlaca kullanmazlar. Ama bence, durumun gerektirdiği şekilde hareket etmek en güzelidir. Cesaretin gerekli olduğu zamanlarda, ileri atılmak; çekilmenin gerekli olduğu anlarda ise geride kalmak en iyisidir.

Hayat sürekli olarak değişen şartlarda çeşitli problemleri önümüze çıkarır. Biz de bu problemleri çözmek için yollar ararız. Bu yollardan çoğu cesarete uğrayarak sınanıyor. Çoğumuz bu yolu yürümeyi göze almayız. Sonra da keşkelerle yaşarız. Çoğumuz da bu yolun sonunu görmediğimiz halde, ileri atılırız. Bir kısmımız “iyi ki yolu tamamladım!” der, bir kısmımız istenmeyen sonuç gelince” keşke bu yola girmeseydim!” der.

Keşkeler, hayatın kalitesini bozuyor…

Bu keşkeler nereden geliyor? Hepsinin kaynağını yakalayıp yakmak lazım! Hep bir vesvese verirler. En başarılı işi yapsanız dahi “keşke şöyle olsaydı daha iyi olurdu!” diye fısıldayan o sesin kaynağı nerede? Ne yaparsanız yapın, “keşke…..” ile başlayan cümle kuran ve hayatın kalitesini bozan o sesin esas kaynağından kurtulmamız lazımdır.

“Keşkelerle dolu bir hayat, doyasıya yaşanmamış bir hayattır!”

Bize, yaptığımız her eylemde, “keşke” ile başlayıp sevincimizi yağmalayan o fısıltının esas kaynağı çoğunlukla şeytana daha fazla konfor sunan, söz hakkı tanıyan ve ona hizmet etmemizi sağlayan “Ego”dan geliyor…

Ego bir araç iken onu efendi haline getiren ve onun zehir kokan fısıltılarına kulak kabartan insanlar, daima hayatlarının her merhalesinde, iyi-kötü yaptıkları her şeyin sonunda “keşke…!” demekten kurtulamayacaklar. Egonun fısıltılarına kulak asmamayı öğrenen kişi, kulak asacağı daha iyi bir öğretmen bulur. Bu öğretmen bizzat varlığının bir parçası ve denetçisi olan vicdandır. Ego ve vicdan birbirine zıt kutuplardır. Birine zulüm ettiğinizde, size vesvese veren ego, size onu bizzat yaptırdığı halde, “Keşke yapmasaydın!” der. Daima sizi bir ikileme koyma çabasındadır. Oysa egonun sesini tamamen kesen bir insan, bu eyleme girişmez. Daha en başından tedbir aldığı için ve vicdanının sesini dinlediği için, hiç kimseye kötülük yapmaz. Daima uyanıktır. Bu evrende her canlının en az kendisi kadar yaşam hakkına sahip olduğunu bilir. Yaratılan her canlıyı sever.”…Yaradandan Ötürü!”

Ego ise sadece kendini sever. Her şeyin en iyisini ister. Asla istekler bitmez. Ölüm anında bile “şöyle yapacağım böyle yapacağım!” diye saçmalamaya devam eder. O an insan anlar ki, Ego aslında bize değil kendi kendine hizmet eden bir programdan başka bir şey değildir. Üstelik biz izin vermediğimiz sürece “ fısıltılardan başka” hiçbir yaptırım gücü de yoktur. Bir olayla ya da problemle karşılaştığımızda, “ileri atıl!” komutunu veren kaynağın, ego mu yoksa vicdan mı olduğunu iyi tahlil etmek lazımdır.

Dış dünyadaki insanları rencide edecek ve onları aşağılayacak bir girişimde, kendisi yükselecekse, ego (nefs) hemen size o hareketi yaptırmak için cesaret pompalar. O işi yaparsınız ve sonuçlar yeterince kârlı değilse, sonrasında size “Keşke yapmasaydın!” der. Vicdan ise sessizce ve bilgelikle gülümser. O varlığımızın ev sahiplerinden olduğu için, eninde sonunda doğru yolu bulacağımızdan emin gibidir. Bize düşen ise onun dizinin dibine oturmak ve egonun lanetli telkinlerini umursamamaktır. Ego cesaret duygusuna müdahale ettiği gibi, sevgi merhamet yardımlaşma gibi yüksek erdemleri de kirletmeye çalışır. Birisine bir yardımda bulunmak istediğinizde, hemen işe karışır ve önce o eylemi engellemek için size cimrilik telkin eder. Vermekle zarar edeceğinizi fısıldar. Gerçekten de olayı hesap kitaba indirgediğinizde, verince azalır, alınca çoğalır. Sizi alt edemezse bu kez o eylemi topluluk önünde yapmanızı telkin eder. Böylece insanlar sizin yardımsever biri olduğunuzu görecek ve kademeniz (egonun kademesi) yükselecektir. Ego bir programdır dedik. Bu program insanların ortak ürünüdür ve varlığımızın özünün bir parçası değildir.

Eğer Tarzan gibi bir ıssız ormanda, ya da roman kahramanı Robinson Cruso gibi bir adada yalnız başımıza kalmış olsaydık ve 7 milyar insan için 7 milyar ayrı ada olsaydı ego bu kadar gelişemezdi. Şeytanın işi çok daha fazla zorlaşacaktı. Bazı bilgeler( Osho) der ki; “ Birisi size merhamet etmek isterse ondan fersah fersah kaçın! Çünkü bu merhametinin arkasında sizden beklediği bir şeyler olacaktır!” Gördüğünüz gibi merhamet duygusunu da kirleten ego, bunu doğal bir davranıştan alıp bir ticaret aracı haline getiriyor.

Bir Hikaye…

Köyümüzde fakir bir aile vardı. Büyük şehirlerde arabanın taşıdığı değer ne ise, köylerde de eşeğin taşıdığı değer aynıdır. Eşek köylerde çok değerli bir nakliye aracıdır. Bu fakir ailenin ise eşeği yoktu. Haliyle tarla ev arasında mekik dokuyan bu ailenin fertleri yükü kendi sırtlarında taşırlardı. Ailenin, farkındalığı yüksek zeki bir çocuğu vardı. Ailenin reisi olan baba bir gün komşudan eşek istemeye karar verdi. Komşunun ise 3 eşeği vardı ve oldukça zengin bir aile idi. Aile reisi sıkıla büzüle 1 eşeği ödünç istedi. Zengin aile reisi bu isteği geri çevirmedi. Onlara merhamet etti (!) ve eşeği onlara memnuniyetle ödünç verdi. Fakat daha 2 saat geçmeden aile reisi, bu fakir aile fertlerine nazikçe emirler ve görevler vermeye başladı. Çünkü onlara 1 eşek vermişti. Onlara iyilik yapmıştı! Onlardan bir şeyleri istemek hakkını kendinde görüyordu. Ailenin zeki çocuğu, adamın ayak işlerini yapmaya başladı, buna birkaç gün sabretti. Sonra ise babasına “baba bu komşu, eşeği bize verip bizi satın aldı. Olmadık zamanlarda bizi çağırıp bir yerlere gönderiyor. Kendi işini yaptırıyor!” dedi. “Eşeğimiz olmadığında daha az yoruluyorduk diye ekledi!” Fakir aile babası oğlunu haklı buldu ve eşeği komşuya iade etti.

Görüldüğü gibi, ego hayatımızın her alanında çalışma fırsatı bulabiliyor. O temiz kaynaktan gelen saf hisleri bile kirletme gücü var. Sevginin kirlenmesi ego ile olur. Bir sevgi hissi en derinlerinizden çıkıp taştığında, ona dikkatle bakın. Çıkar plan program barındırıyor mu? Eğer barındırıyorsa sahtedir. Barındırmıyorsa gerçek sevgidir ve evrende birçok gizli güç, sevginin hizmetçileri olarak, hayattaki işleyişi kolaylaştıracaktır.

 

1 Yorum

  1. Çok güzel bir makale kaleme almışsınız zevk ile okudum. Bende naçizane görüşümü bildirmek isterim. Cesaret güzel bir duygudur.Her zaman önde olursun kendine güvenin gelir ezik olmaktan kurtarır seni .Ego ise çok sıkıntılı bir durumdur.Egolu insan 1 sıfır yeniktir. Manevi boyutunu mu dersin insanlar tarafında ayıplama mı dersiniz ne dersiniz bilemem ama ego çok kötü bir şeydir. Hırsla birleşip insanı iyilikten uzaklaştırır. Birde adama sorarlar bu ego nedir senden büyük Allah var.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz